Kayıtlar

Oldum Rengarenk

Kızla çocuk metronun merdivenlerinden dışarıya doğru çıkıyorlardı. Çocuk, montunun önünü kapatmak için kafasını eğdi. O minicik bir saniyede eğilirken kızın da montunun önünü gözleriyle kontrol etti. Minicik bir saniyeydi ama aşık olmak için yeterdi. O ana aşık oldum bende..
Scientific American dergisindeki bir yazıya göre, insan zihni bu anda durmaya tasarlı değilmiş. Şimdi kızla çocuktan bilime nereden geldik değil mi? Anlamaya çalışıyorum sadece. Neden sürekli bir saat sonrasını düşündüğümü. Neden yediğim yemeğin, yanımdaki mor kürklü kadının farkına varmadan dünü düşündüğümü. Merak ediyorum, anlamaya çalışıyorum işte. Tıpkı Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski’nin dediği gibi; ‘’Evet derin, gereğinden çok derin bir yaratıktır insan, ben olsam bu kadar derin yaratmazdım onu.’’
Bende, şu anda kalamama, anı yaşayamama sorununa taktım bu aralar. Bilimsel bir açıklamasını bulmuştum ama neden şansımı denemeyeyim. İnsan her fikrinin kapısına ayağını koymalı, içeri rüzgar girmeli, koridor…

Hikayelerimizin Neresindeyiz?

Hastanenin bekleme odasında oturmuş sıramın gelmesini bekliyordum. Ortama uygun olarak bir sürü donuk suratlı oturanlar arasında pembe taytıyla ortalıkta dolaşan küçük bir kız çocuğu vardı. Kimse kimseyle konuşmuyor, herkes ya gazetesinde ya da bekleme sırasındaydı. O sırada pembe taytlı, sonradan arkadaşım olacak olan küçük kız, pat diye dizlerime yaslanıp ‘’Napıyorsun?’’ diye sordu. Bu soru, o kadar basit ve doğal ama artık tanımadığımız insanlara sormaktan korktuğumuz yasaklı bir kelimeydi ki o an üzerime geçirdiğim kalkanın yıkılmasına yol açacak kadar da sihirliydi. ‘’Hiiç bekliyorum, sen napıyorsun?’’ diye sordum bende. Sanki yıllardır tanışıyorduk. Tabi bu benim büyükler dünyasındaki bakış açımdı. Çocukların dünyasında yıllarca tanışık olmana gerek yoktur. O an aynı ortamdaysak konuşabilmeli, birlikte vakit geçirebilmeliyiz. Bu, bir elma yemek kadar basit ve olağan bir şeydir. Sonrasında bir daha hiç görüşmeyebilir, birbirimizi unutabiliriz. Ama o an o hastanede benim arkadaşım…

İki Ağacın Hikayesi

Bu yazı, penceremin önündeki iki ağacın hikayesi. İkisi de yarışır gibi alabildiğine uzamış, yapraklarını saça saça gökyüzünü yarmıştı. Yarışır gibi diyorum çünkü çevredeki diğer ağaçlardan en uzun olanı bu ikisiydi. Gençliklerinde birbirleriyle yarıştıklarını, şimdiyse çok iyi iki dost olduklarını hayal ettim.
Bu iki ağaçtan bir tanesi güneşin her halini çeken bir yerdeydi. Diğeri ise onun hemen yanında ama gölgesini bulmuştu. Güneşin her haline katlanan ağaç belli bir zaman sonra yapraklarını kızarttı. Bir bakana kendini bir daha baktırdı. Rüzgar estikçe kırmızı-turuncu yaprakları gözlerime şenlik, kalemime de bu yazıyı oluşturdu. Her gün geçerken ‘’ne güzelsin’’ der oldum ona. Tabi gölgedeki ağacın güneşi yoktu, yapraklarını kimse kızartmadı, bir bakana bir daha baktırmadı. Bana da küsmedi. Benden daha fazlasını biliyordu çünkü.
İnsanlar da böyledir. Bilen insan kolayca anlar halden. Anladığına da ne küsersin ne de kızarsın. Gölgedeki ağaç da biliyordu işte. O yüzden güneşi gören ağa…